İBNÜLEMİN MAHMUT KEMAL İNAL

İBNÜLEMİN MAHMUT KEMAL İNAL(*1) Bey’in Meclislerinden Hatıralar

Sevgili öğrencilerimden bestekar, tambur ve lavta sanatçısı, TRT’nin müzik dairesini yönetmiş, Özgen Gürbüz(*2) son devrin renkli bilgini İbnülemin ile ilgili bir yazı talebinde bulunduğunda doğrusu çok heyecanlandım.

Kendisini yakından tanıdığım üç dönem Çanakkale Milletvekilliği ve bir süre MEB Müsteşarlığı yapmış bulunan merhum Ahmet Nihat Akay’ın damadı Sadık Tural, Hoş Sada’ nın yeniden basımı münasebetiyle bir takdim yazısı istiyordu.

Mühürdar Mehmet Emin Paşa’nın büyük oğlu “İbnülemin” Mahmut Kemal İnal, hiç evlenmemiştir. Mehmet Emin Paşa’nın çok genç ve bekar ölen Ahmet Tevfik adlı oğlunun küçüğü olan Mehmet Selim bey’in evliliğinden bir çocuğu olmuş: Emine Selma İnal. Emine Selma Hanım, Edebiyat Fak.Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü mezunu olup sınıf arkadaşı Ahmet Nihat Akay ile evlenmiş.

Yılmaz Öztuna’nın yayına hazırladığı “Türk Musıkisi Kavram ve Terimleri Ansiklopedisi”(*3) adlı eserin “Türk Musıkisi Devlet Konservatuarı” maddesinde o günlerin heyecanlarını anlatan kısa fakat anlamlı bilgiler vardır. Merhum Öztuna’nın  tarihçiye not düştüğü o maddede, merhum Müsteşar A.N.Akay’ın önüne getirilen “Konservatuar” kurucular listesinde “Sayın Nevzat Atlığ’ın ismi niçin yok?” diye sorduğu yazılıdır.

Bu yazı vesilesiyle doksan beş yıla varan ömre ait hafızamda, Merhum Ahmet Nihat Akay’ın(*4) Merhum Muharrem Ergin’in(*5) ve Merhum Yılmaz Öztuna’nın Türk Musıkisi Konservatuarı kurulması aylarındaki heyecanlı günlerin hatıralarıyla, diğer yandan İbnülemin Mahmut Kemal Bey ile ilgili kulaklarımda yankılanan seslerle, nağmelerle yeniden buluştum.

1940’lı yıllar…Antakya. İkinci Dünya Savaşı başlayalı aylar olmuştu. Henüz lise öğrencisiydim. Savaş dolayısıyla Trakya ve özellikle İstanbul halkı, hükümetçe daha güvenli yerlere tahliye edilmişti. Tahliye mecburi olmamakla birlikte daha güvenli olması sebebiyle, İstanbul ve Trakya halkının, atalarının veya akrabalarının bulunduğu memleketlerine savaş süresince iskan olunması idi. Bu tahliyenin bir sonucu olmak üzere, Nami Karslıoğlu isminde benden 4-5 yaş büyük bir genç ailesiyle birlikte İstanbul’dan Antakya’ya göç etmişti.

Evlerimizin yakın oluşu dolayısıyla müzikle de ilgisi olan Nami ile kısa zamanda aramızda bir arkadaşlık kurulmuştu. Evimizde geceli gündüzlü olmak üzere musıki ile ilgili toplantılar yapıldığından Nami de zamanla musıki toplantılarına katılır olmuştu. Kendisi Kumkapı Musıki Cemiyeti’nde küçük yaşlardan itibaren musıki çalışmaları yapmış ve bir vesile ile İbnülemin Mahmut Kemal Bey’in bir meclisine katılmış. Efendi hazretlerinin ismini ilk defa bu arkadaşımdan işittim. Nami her fırsatta “Efendi Hazretleri” diyerek İbnülemin Bey’in konağını ve bu konakta her pazartesi yapılan musıki toplantılarını ballandıra ballandıra anlatmaya koyuluyordu. Ona göre İstanbul’un tanınmış şöhretleri, üniversite hocaları ve müzik adamları bu konağa gelerek Üstad’ın meclisine katılmaya can atıyormuş. Ben bunları dinledikçe hayalimde Üstad’ı ve meclislerini canlandırmaya çalışıyordum.

Bir süre sonra edebiyat hocamız, Mehmet Akif’i çok sevdiği için olacak ki uzun uzun bahsetmiş ve bizden Mithat Cemal Kuntay’ın Mehmet Akif için yazdığı kitabı okumamızı israrla istemişti. Hocamızın bahsettiği kitabı Antakya şehir kütüphanesinden bularak okumaya başladım. Ne göreyim? Kitabın henüz birinci sayfasında yazar, Mehmet Akif’i anlatmaya başlarken İbnülemin Mahmut Kemal Bey’in dilden dile anlatıla gelen meşhur meclislerinin geçtiği olayı tarif ediyor. O günden bu yana aradan uzun yıllar geçmesine rağmen beni çok etkilemiş olan Mithat Cemal Kuntay’ın(*6) o meşhur odayı tasvir eden ifadelerini yazıma aynen koymayı uygun buldum. Bu oda her halde daha güzel anlatılamazdı, bunu “meclis”e dahil olunca anlayacaktım:

“1903 senesinde Beyazıt’ta Mercan yokuşunda, İbnül Emin Mahmut Kemal Bey’in evinde yazı odası…

Cuma günü bu odada toplananlar. Tanzimat’ın ilan olunacağı günün gecesi Koca Reşit Paşa’nın sabaha kadar kaç kahve içtiğini bilen aziziye fesli, Pertev Paşa torunu Aziz Bey(meclisi evkaf azasından); Elindeki pertafsızla Sahaf çarşısında Nedim’in kabrini arayan Ali Emiri Efendi(Fatih’teki kütüphanenin sahibi); Sesi ihtara benzeyen şair Adana’lı Hayret Hoca; Avlunya’lı İsmail Kemal’in arkadaşıdır diye Yanya mektupçuluğundan atıldığı için herkesin hürmet ettiği şair Adanalı Hakkı Bey; iki eliyle şalvarının iki dizine dümtek vurarak Itri’nin bestelerini okuyan yetmiş yaşında Halil Efendi Hoca(Darülmuallimat Farisi hocası); gözlerini yumarak tespihinin her danesine dudağının bir hareketini ilave eden, ara sıra gözlerini açıp misafirlere alayla bakan, sonra kapayıp tekrar murakabesine dalan Tahsin Hoca(Bayazıt kütüphanesi kütübü.) “Boileu”nun “art poetique”sinden Türkçe’ye tercüme ettiği beyitleri Konya şivesiyle okuyan İsparta’lı Hakkı Efendi(İsparta mebusu iken öldü); Şair Nedim’den başka bir şair Nedim daha olduğunu söylediği günden beri gözümde büyüyen”Edebiyat Tarihi” müellifi Faik Reşat Bey; Mualllim Naci’den başka büyük şair olduğu kendisine ispat edilemeden ölen şair Halil Edip Bey(Meclis-i Maarif başkatibi); Üç padişah devrinin çamurları içinden tertemiz alınla çıkan eski mutasarrıflardan Mehmet Emin Paşa(İbnül Emin Mahmut Kemal Bey’in babası); Tanzimat devrinin vezirlerini sakal boyalarına kadar tanıyan İbnül Emin Mahmut Kemal Bey; Mekteb-i Mülkiye’nin beyaz havasıyla bu odanın yeşil loşluğunda bir gölge gibi titreyerek şeklini bir türlü bulamayan ve kardeşlerine mi arkadaşlarına mı benzeyeceği o tarihte daha belli olmayan İbnül Emin Mehmet Selim Bey (İbnül Emin Mahmut Kemal Bey’in küçük kardeşi).

Bu odanın dört duvarından ikisinde Türk ve Acem hattatlarının el yazıları…Bu yazıların Türkçe olanları bile lamelifleriyle bana o zaman Arapçadır hissini verir, yanlış yapacağım diye korkumdan yüksek sesle okuyamazdım. Üçüncü duvarda çürük kaplı ruhani ciltli kitaplarla dolu kütüphane. İçinden Abdülhamid’in, 3.Selim el yazılarını İbnül Emin Mahmut Kemal Bey’in çıkarıp misafirlerine uzaktan gösterdiği cilbendler…

Dördüncü duvar hep pencere…Ve bu pencereler asıldığı için perde sandığım sevailer, buhara işlemeleri… Bu odada dünya içkilerinden yalnız ikisi malumdu: Devetüyü renginde kulpsuz fincanlarda Yemen kahveleri…Bir de misafirler yudum yudum içmezse İbnül Emin Mahmut Kemal Bey’in halavetine yandığı turunç şerbetleri…

Bu odada levhaların, kitapların üzerindeki tozlar bir veli türbesinin toprak zerreleri gibi mukaddesti. Hizmetçi bu mukaddes şeylere ancak ev sahibinin izniyle yalnız ayda bir defa el  sürebilirdi. Burada her şey eskiydi; okunan şiirler eski; kelimeler eski; hatta sesler bile eski; Bu odadan sokağa çıktığım zaman bir devrin cenaze namazından dönüyorum sanırdım. Fakat laakal iki asır eski olan bu odanın maziliğine rağmen burada manevi bir aydınlık vardı. Buraya gelenler Fuzuli’nin bir imalesinden başka tu’l ü emel bilmezler; burada Naima’nın bir nüktesiyle bütün mahrumiyetler unutulurdu. Ve bu oda, mukaddes bir mahremiyetin rutubeti içinde yazın bile serindi. Ancak bu serinlik selvilerden inen gölgeler kadar loştu. Buradan çıkınca sokaklara, insanlara şaşırarak bakardım. Bu odada mühim ilim vak’aları olurdu; Ali Emiri Efendi bir yazma kitapta bir sineğin bir damla münasebetsizliği diliyle ıslatıp eliyle siler…Ve Revan sekarının Revan seferi olduğunu bu odada keşfederdi. Ve 93 ayanından Bursa’lı Rıza Efendinin Şeh-name’yi ezber bildiğini, Tarih-i Edebiyat müellifi Faik Reşat Bey gözlerini açarak  bu odada söylerdi. Namık Kemal’in temiz ve beyaz çoraba meraklı olduğunu da, şair Adana’lı Hakkı Bey’den yine bu odada öğrenirdim.

Yine bu odada mühim politika meseleleri de geçerdi. Mesela bir gün Adana’lı Hayret Hoca memleketi fena idare ediyor diye Sultan Hamid’e öfkelendi; Yıldız’ın bahçe duvarına merdiven dayayıp Abdülhamid’in yatak odasına pencereden dalarak padişahı boğmaya kalkıştı. Hayret Hoca 55 yaşında olduğu için padişahın hakkından geleceğine odadakiler emindi. Yalnız Hoca o kadar miyoptu ki, kendi kızını tanımak için burnunu yanağına yapıştırırdı. Bu miyopluk meselesini, odadakilerin kulaklarına hafız-ı kütüp Tahsin Hoca tebessümle fısıldadı ve Hayret Hoca bu niyetinden zorla vaz geçirildi; 10 Temmuz Meşrutiyeti de bu yüzden  beş yıl gecikti.

“İşte Safahat şairi Akif’i bu odada tanıdım.”

Mithat Cemil Kuntay’ın İbnülemin Mahmut Kemal Bey’in konağını ve misafirlerini kabul ettiği odasını(Herhalde büyükçe bir oda veya salon olmalı), tasvir edişi ve misafirlerinin ne kadar önemli kişiler olduğunu(*7) tekrar tekrar okuduktan sonra arkadaşım Nami’nin ne kadar haklı olduğunu anlamıştım ve hayalimde beliren “konak” ve pazartesi akşamları düzenlenen toplantılara acaba katılabilmem mümkün olacak mıydı?

1943 de Antakya Lisesini bitirmiştim. O tarihlerde tek üniversite İstanbul Üniversitesi’ydi.Eylül ayında bu büyük şehre giderken iki hedefim vardı: Birincisi, doktor olmak; ikincisi, İstanbul musıki muhitinde kendime bir yer edinebilmekti. Tıp fakültesine sınavı kazanarak kaydımı yaptırmıştım artık doktorluk yolu açılmıştı.

Sıra musıki muhitine girmek ve daha sonra meşhur konağa ulaşmaya gelmişti. Yeğenim Vedat da benim gibi musıki ile meşguldü ve tambur çalıyordu. Birlikte kılavuzumuz Nami’nin peşine takılıp Kumkapı’da oturan Recayi Bey’i bulduk. Bu zat Mahmut Kemal Bey’in pazartesi toplantılarında uzun yıllardan beri kemençe çalan ve sözü dinlenen biriydi. Meramımızı anlattık, aracılığını istirham ettik, gönlünü aldık, bize kemençe çaldı. Bunu üzerine, önümüzdeki ilk pazartesi akşamı, İbnülemin Mahmut Kemal Bey’in konağındaki toplantıya götürüleceğimizin sözünü aldık. Ama öyle paldır küldür, biz geldik deyip gidilmeyecekti. Toplantılara kabul edilmemiz için, kapıdan girip, Beyefendi’nin elini öpene kadar neyi nasıl yapacağımız, konuşma sırasında nelere dikkat edeceğimiz, oturup kalkmamızdan ikram edilen çayı nasıl içeceğimize kadar her davranışımızın biçimi bir bir anlatıldı, tarif edildi.

Kısacası, sazlarımızı yanımıza alıp konağa gittik; İbnülemin Bey’e tanıtıldık. Babalarımızın ne iş yaptığı ve öğrenim durumumuz ilk sorular arasındaydı. Toplantı bir sohbetle başladı. Mahmut Kemal Bey’in “tertib-i bezm eyleyelim” deyişiyle, sazlar kılıfından çıkarıldı bu arada bizim de icraya katılacağımız işaret edildi, akortlar yapıldı. Taksim peşrev derken ben de kendimi fasla kaptırdım. Tambur çalan Ali Bey ve udi Ethem Bey o günden aklımda kalan saz icracılarından. Çalanlar da sesleriyle okuyanlara katılıyorlardı. Ortada nota falan yok, ezberden çalınıp söyleniyor. Zaten tambur çalan Ali Bey nota bilmiyor, ama herkesten güzel çalıp söylüyor, hafızasında her şey var, faslı götüren de o.

Bilmediğim, iyi hatırlayamadığım eserlerde durumu idare ettim, bildiğim eserlerde de fazla bastırmayıp, hafif ve yumuşak sesle çalmaya gayret ediyordum. (Vaktiyle ustaların yanında, sesin fazla yükseltilmemesinin edep işi olduğunu babam ısrarla tembih etmişti).

Toplantı sonu, ayrılırken, İbnülemin Mahmut Kemal Bey bir elini omzuma koyup diğer eliyle başımı okşarken, “çok mühim mazeretin olmadıkça sen daima geleceksin deyip” adımı soyadımı yeniden sordu ve tekrar etti “sen, sen daima geleceksin.”

Meclise ilk katılışımda yapılan musıkiyi doğrusunu söylemek gerekirse pek beğenmemiştim: Nota kullanılmıyordu, sazlar da o zamanın deyimiyle pratik çalıp söylüyorlardı. Ne yapabilirim diye düşündüm, daha sonraları yakından tanıdığım müzisyen arkadaşlarımı “Efendi Hazretleri”ne takdim etmeye başladım. Bunlar arasında Dr. Selahattin İçli, sonradan maliye profesörlüğüne kadar yükselen Halil Nadaroğlu, genç yaşta kaybettiğimiz Ahmet Çağan, kanuni Fikret Kutluğ ve daha sonraları tıbbiyeyi bitiren Dr. Alaeddin Yavaşça ilk hatırladığım isimler. Bu arkadaşlarımızın iltihakıyle benim gittiğim gecelerde musıki daha güzel olurdu. Efendi Hazretleri de bu değişikliği hemen sezdiğinden bana olan teveccühünü esirgemezdi.

Bir pazartesi toplantısında, daha önce adı saygıyla anılan, gelmesi dört gözle beklenen ünlü neyzen Süleyman Erguner’le tanıştım. Fasıla katılmayıp sadece sonunda uzunca bir taksim yapmıştı. Başta İbnülemin Mahmut Kemal Bey olmak üzere herkes nefes almadan dinliyordu. O zamanki yetersiz nazariyat bilgimle gösterdiği türlü icra tekniklerini pek anlayamamıştım, ama orada bulunanların hepsindeki içlenme beni de sarmış, adeta kendimden geçirmişti. İlk defa bir virtüözü bu kadar yakından dinliyordum ve şaşırıyordum.

Toplantının sona erişinde dışarıya birlikte çıktık. İkinci Dünya Savaşı’nın karartılmış geceleri yaşanıyordu, tramvaylar mor ışık kullanıyor, pencerelere kalın siyah perdeler gerilmiş, göz gözü görmüyordu. Merhum Süleyman Erguner Bey bir ara “keman çalmayı kimden öğrendiğimi” sordu. Babamın subaylığından, keman çaldığından, Edirne’li olduğumuzdan söz edince, “Sakın sen Ali Nazmi Bey’in oğlu olmayasın ?” benden “evet” cevabını alınca; “Bak sen şu işe yahu…Senin bebekliğini bilirim. Askerliğimi babanızın yanında Balıkesir’de yaptım. Evinizde yapılan musıki toplantılarına katılırdım, inşallah seninle de devam ettiririz.” deyiverdi.

Efendi Hazretlerinin konağının vesile olduğu bu tanışmadan sonra birbirimize sarıldık ve bu sarılış, aynı heyecanla 1953’te çok genç sayılabilecek yaşta hakkın rahmetine kavuşmasına kadar sürdü.

Süleyman Erguner…Ne samimi, ne kadar alçak gönüllü, ne mübarek bir insandı.

Büyük tarihçi ve müzikolog merhum dostum Yılmaz Öztuna(*8) Türk Musıkisi Ansiklopedisi’nde Efendi Hazretleri hakkında şu cümleleri yazmıştı:

“Son devir Osmanlı siyasi ve kültür tarihinin pek büyük mütehassısı idi. Eserleri pek değerlidir. Son Sadrazamlar ve Son Asır Türk Şairleri adlı muazzam eserleri 19-20. asırlar Osmanlı siyaset ve kültür tarihinin en ehemmiyetli kaynakları arasındadır; bu devirlerle uğraşanların ellerinden düşmemektedir. Osmanlı tarihi çerçevesinde büyük biyografya bibliyografya mütehassısı idi. Bütün Türk edebiyatının en büyük biyografıdır. Kendine has mizacı ile de eşsiz bir şahsiyetti. Fevkalade milliyetçi, dindar, topluma bağlı kendini milletine borcunu ödemek için dünyaya gelmiş sayan bir zattı. Onun menkıbelerini ve söylediklerini Taha Toros günü gününe yıllarca kaydetmişse de, pek çok kişiyi kızdırabileceği endişesi ile bu defterleri yayımlamamaktadır.”

Taha Toros Bey’i üstadın pazartesi toplantılarında tanıdım. Görevi Ankara’da olmakla beraber sık sık yolu İstanbul’a düşer ve pazartesi toplantılarında mutlaka bulunurdu. Taha Bey, Efendi Hazretlerinin çok sevdiği dostlarından biriydi. Taha Bey her toplantıdan sonra o gece neler konuşulduğunu kimlerin bulunduğunu hangi şakaların yapıldığını muntazaman defterlere kaydetmiştir. Kendisiyle ömrünün son 25-30 yılında Etiler semtinde komşuydum. Bu defterlerin ne kadar değerli olduğunu çok yakından bildiğim için kendilerinden bunları yayınlamasını çok kereler rica etmiştim ama ne çare ki başaramadım. 2012’de vefat ettiğinden bu defterlerin oğlu Sayın Kamil Toros’ta muhafaza edildiğini tahmin ediyorum. İmkan yaratılıp yayımlanmasının kültür hayatımıza çok büyük değer kazandıracağı inancını taşıyorum.

Efendi Hazretlerinin pazartesi toplantılarını andıracak birkaç mahfil daha vardı. Bunlar cumartesi günlerine rastlatılırdı. Ekrem Karadeniz’in Fatih’teki evinde, gazeteci ve neyzen Hakkı Suha Gezgin’in Beşiktaş’ta Şair Nedim caddesindeki evinde, meşhur Doktor Mazhar Osman Bey’in sınıf arkadaşı Doktor Sami Mortan’ın (bu zat heccav olduğu için çerçöp Sami Bey diye de anılırdı) Kabataş set üstündeki evindeki cumartesi toplantılarını sayabilirim. Bu toplantılara İbnülemin Mahmut Kemal Bey’de zaman zaman katılırdı. Pazartesi meclislerine katılanlar arasında  bugün hatırlayabildiklerim Selçuklu tarihi bilgini Ord.Prof. Mükrimin Halil Yinanç, Prof.Dr.Kazım İsmail Gürkan, Prof.Dr. Ebülula Mardin, Osmanlı devrinde adliye vekilliği yapmış olan Necmettin Molla, Ekrem Hakkı Ayverdi, Hakkı Süha Gezgin, tamburi Dr. Selahaddin Tanur, Taha Toros, Vasfi Rıza Zobu, Necmi Rıza Ahıskan, Kani Karaca ve daha nice tanınmış şahsiyetler ve sanat adamları. Bu arada Efendi Hazretlerinin bir zamanların çok tanınmış Maarif Vekili Hasan Ali Yücel’e olan sevgisi ve bağlılığını unutmadan zikredeyim.

Efendi Hazretleri bir toplantıdan çıkarken ”Önümüzdeki pazar bana geleceksin, seninle Necmettin Molla’ya gideceğiz.” Dedi. Söylediği günde konağa gittim ve birlikte yaz günü olmasına rağmen Yusuf Ziya Ortaç’ın makalesinde okuyacağınız kıyafetiyle Karaköy iskelesinden vapurla Necmettin Molla’nın Büyükdere’deki konağına ulaştık. Konağın bahçesinde karşılıklı koltuklarda oturmuş halde, bu bilgi hazinesi iki ihtiyar, geçmişteki hatıralarını dile getiriyorlardı; ben de 22-23 yaşlarında bir genç olarak -bir köşeye adeta büzüşmüş halde- neler konuştuklarını takip etmeye çalışıyordum. Daha sonra yemeğe geçildi; sofrada herhalde 15-20 kadar, yaşları, belki en genci 60-70 yaşlarında davetliler bulunuyordu. Efendi Hazretleri beni yanına oturtmuştu.  O mecliste Enver Paşa’dan iki yaş küçük olan amcası ile ve Birinci Cihan Harbi’nde Osmanlı Devleti’nin yaptığı bütün savaşlara katılmış olan Halil Paşa’yı tanımıştım.

Bu toplantıda bestekar, hukukçu, politikacı aynı zamanda İttihat ve Terakki Fırkası’nın ileri gelenlerinden birisi olan Servet Yesari Bey’den bahsedilerek onun meşhur hisar buselik şarkısını okumam istendi. Şarkının aslı –bir hadise var can ile canan arasında- olmasına rağmen Efendi Hazretleri bu şarkıyı ‘can ile canan arasında hadise olur mu hiç, olsa olsa rabıta olur.’ diyerek bize hadiseyi rabıta şeklinde çaldırıp söyletirdi. Ben de tabiî ki üstadın istediği şekilde okudum. Üstadın bu münasebetle bir başka şarkıda da değişiklik yaptığını söylemeliyim. Yesari Asım Arsoy’un hüseyni şarkısındaki –çıkmam allah etmesin meyhaneden- mısraını –Girmem Allah etmesin meyhaneye- şeklinde değiştirerek çaldırıp okuturdu.

Efendi Hazretlerinin pazartesi toplantılarına çok tanınmış da olsa şöhret de olsa hanım giremezdi. Doğrusu ben hiç rastlamadım; ancak son yıllarda Prof.Dr. Tevfik Remzi Kazancıgil’in hanımı, bir keresinde de Dr.Necmettin Hakkı İzmirli’nin hanımının katıldığını duymuştum.

Mesut Cemil Bey, 1952-55 arasında İstanbul Radyosu Müdürlüğünü ifa ederken “Efendi Hazretleri”nin kendisini aramadığından şikayet ederdi. Tamburi Cemil Bey’in ise Mühürdar Emir Paşa döneminde sazlarını bir faytona koyarak konağa geldiğinden bahisle kızgınlığını ifade edecek sitemlerde bulunurdu.

Efendi Hazretlerine en yakın sima olarak ünlü tarihçi ve nüktedan Mükremin Halil Bey’i hatırlıyorum; birbirlerine karşılıklı latifeler ve şakalar bile yaparlardı. Çok iyi hatırlıyorum katıldığım bir mecliste “Mükrimin Halil Bey kaç zamandır gelmiyor hasta mıdır?” diye etrafındakilere sordu. Cevaben evinde merdivenden düştüğünü ve kolunu kırdığını söylediler. Efendi Hazretleri de hemen nükteyi biraz da tebessüm ederek yapıştırıverdi: “Ne vardı kolu üzerine düşecek, başı üzerine düşseydi de şekl ü şemaili hiç olmazsa bir adama benzerdi.”

1950-51 yıllarında Prof.Dr.Kazım İsmail Gürkan İstanbul Üniversitesi Rektörlüğüne seçilmişti. Rektörlük Üniversite kapısının sağındaki binada idi. Efendi Hazretleri Prof.Dr.Kazım İsmail Gürkan’ın yeni görevini tebrik etmek üzere önce rektörlüğe geliyor, bulamayınca kapalı çarşıdan geçerek Cağaloğlu’nda Kazım İsmail Bey’in apartmanına kadar yürüyor. Önce asansöre binip en üst kattaki oturduğu daireye çıkıyor, ne çare “Hoca”yı orada bulamayınca da en aşağı kattaki muhayenehanesine iniyor. Hocayı orada da bulamayınca şu latifeyi ihtiva eden notu bırakarak ayrılıyor:

“Rektörlüğünüzü tebrik için önce rektörhaneye geldik sizi bulamadık, kapalı çarşı tarikiyle devlet hanenize geldik, orada da yoktunuz. Bir ümit ile muayenehanenize indik, ne çare orada da yoktunuz. Bilmem ki hangi ….desiniz?”

Efendi Hazretleri çok hatırşinaz idi. 1952 yılında ise oğlum Bülent’in doğumunu öğrenince Laleli’ye kadar gelerek duasını kulağına okumuştu. Yakınlarının cenazelerine çok uzak da olsa mutlaka giderdi. Hastaları aradığını da çok iyi hatırlıyorum. Beni mahcup eden davranışlarına da şahit oldum: 1951 yılında Beyazıt’tan Tünel meydanına kadar zahmet ederek nikah merasimimde bulunarak bizleri taltif etmişti. Daha sonra Cağaloğlu’ndaki evimize Kazım İsmail Gürkan ve Sıddık Sami Onar ile birlikte gelerek şeref vermişlerdi.

Musıki Allah’a ve ahlaka götürücü yollardan birisidir. Musıki, insanı arıtan, iyileştiren yöntem ve araçlardan birisidir. Ayş ü nüş eylemeyi musıkinin ayrılmaz parçası sayan yeterince arınmamış insanlar, İbnülemin’in veya Ekrem Karadeniz’in konaklarındaki tertip olunmuş bulunan musıki iklimlerinde bulunabilmiş olsalardı. İbnülemin’in sekseninci yaşı dolayısıyla İstanbul Üniversitesinde yapılan muhteşem jübile töreninde “Efendi Hazretlerinin” şiirlerinden Ekrem Karadeniz tarafından bestelenmiş olanlarından meydana gelen “İCRA”yı dinlemiş olsalardı; o muhteşem törenin parçası olan o musıki icrasındaki arındırıcı yüceliğin orada bulunanlardan biri ve benim gibi bir parçası olabilselerdi. Onun “ilme, sanata hizmeti” konusunda “Jübile” türünden büyük bir töreni İstanbul Üniversitesi Rektörlüğünün yapmış olması bir kadir bilirlik idi; görev almış olmaktan haz ve şeref duyduğum o günkü özel konser, gerçek aydınların Türk musıkisine saygısının da gösterilmesidir.

Hoş Sada isimli eserinden sık sık bahsederdi; biz o tarihlerde bestekarlar ve musıki tarihimiz hakkında bilgi edinecek kaynak bulamazdık ve bu eserin bir an evvel yayınlanması için dua ederek bekleşirdik. Üstad 1957 de hakkın rahmetine kavuşunca müsveddeler Yeğeni Selma Hanım’dan alınarak, son kısmı Avni Bey tarafından tamamlanarak, kitap, Hasan Ali Yücel’in yönettiği İş Bankası Kültür Yayını olarak sonraları basıldı. Başına konulan yazılar da resimler de gerçek tarihçilerin değerlendirebileceği metinlerdir. Eserin musıki kitaplığımızdaki yeri emsalsizdir.

İbnülemin Bey bilgisi ve yaşayışı ile bugün çok yaygın kullanılan niteleme ile bir ‘fenomen’ idi. Tarihçi, biyograf, bibliyograf, hat ve ebru sanatı uzmanı, musıkiyi bir zevk aracı değil, insanla cennet arasındaki uyumlandırma temrinleri sayan fart-ı hassasiyet sahibi bir şahsiyet idi. O’nun hakkında birçok yazı vardır. Merhum dostum Faruk Kadri Timurtaş’ın, Kazım İsmail Bey merhum ile Tanpınar’ın yazıları mutlaka okunmalı. Ben Yusuf Ziya Ortaç’ın Portreler adlı kitabına koyduğu yazıyı çok severim. Benim yazımla birlikte o metni de ulaştırıyorum. Hoş Sada içinde yer alması güzel ve faydalı olur diye düşünüyorum. Kitabın başında yer alan Hasan Ali Yücel merhum başta olmak üzere ”Efendi Hazretleri”ni yakından tanıyanların çok değerli yazıları yanında, yeni baskıda şu yazının da bulunmasını israrla isteyen Sayın Sadık Tural’a teşekkür etmek isterim.

Yetmiş yıldır milletime ve kültür hayatımıza hekimlik ve musıki sanatı aracılığı ile hizmet etmeye çalıştım. Eskilerin “irfan” dedikleri servetten hisseme düşenleri toplamaya, sonra da tekrar paylaşmaya gayret ederek yaşamanın mutluluğunu tadarak ömür sürdüm. Bu ömrün içinde bilim, sanat, siyaset, idare ve ticaret alanlarının gerçekten ışıklı yıldızları vardı. Bazılarının hakkının yenmiş, bazılarının ise dil ve zevk değişmeleri yüzünden gölgede kaldıklarını üzülerek ifade etmek isterim. O yıldız şahsiyetlerden biri nev’i şahsına münhasır “Efendi Hazretleri” veya “İbnülemin” ünvanıyla tanınan Mahmut Kemal İnal’dır.(*9)

İbnülemin Mahmut Kemal Bey’i, onun meclislerinde tanıdığım güzide insanları ve Ahmet Nihat Bey ile Selma Hanım’ı rahmetle  anıyor, Sadık Tural(*10) Bey’in şahsında hayrül-haleflerini kutluyorum.

Prof Dr.Nevzat Atlığ
*1- Hayatımın 2019 Mayıs ayının tamamını dolduran bu yazının en son halini almasına kadar her safhasında hafızamdaki bilgilerle alakalı kaynaklardan bilgileri toplama, doktilo etme gibi zahmetleri üstlenen sevgili öğrencim keman ve ney sanatçısı, Zeynep Sema Çelebi’ye, imla ve noktalama ile bazı notlarımızdaki eksikleri tamamlayıp gideren katkıları ve samimi anlayışı için Prof.Dr.Sadık Tural Hoca’ya alenen teşekkür etmeyi gerekli sayıyorum.

*2- Özgen Gürbüz (Merzifon 1951), İstanbul Türk Müziği Devlet Konservatuarı ve ODTÜ İnşaat Müh.Fak. mezunu. İstanbul Belediye Konservatuarı İcra Hey’eti; Kültür Bakanlığı İstanbul Devlet Klasik Türk Müziği korosu ve TRT Ankara Radyosu’nda tambur ve lavta sanatçısı. 1990-2005 yıllarında TRT Müzik Dairesi Türk Sanat Müziği Şb. Müdürü, 2010-2017 Ankara Radyosu TSM Koro Şefi, TRT Çocuk ve Gençlik korolarının kurucusu eğiticisi, şefi. TRT’de başarılı radyo programları yapmış bulunan Özgen Gürbüz son beş yıldır da radyoda “Tarihsel Akışı İçinde Klasik Türk Müziği” programını yapmaktadır.

*3- Merhum Yılmaz Öztuna Türk Musıkisi konusunda birçok hizmetlerde bulunmuştur. Türk Musıkisi Ansiklopedisi (MEB y. üç cilt, 1969) ile Atatürk Kültür Merkezi başkanlığınca yayınlanan Türk Musıkisi Kavram ve Terimler Ansiklopedisi (Ankara 2000) adlı eserleri birer kıymetli kaynak olup ikinci eserde Türk Musıkisi Devlet Konservatuarı’nın kuruluş çilesinin tarihçesi(s.496-499) yer almıştır.

*4- Ahmet Nihat Akay(Gelibolu1923-Ankara2000), uzun yıllar lise ve yüksekokullarda edebiyat öğretmenliği yapmıştır. 1961-1969 yıllarında iki dönem TBMM üyeliği, bir süre Gazi Eğitim Enstitüsü ve Ankara Yüksek Öğretmen Okulu’nda edebiyat öğretmenliği üstlenmiştir. 1975-1977 yıllarında MEB Müsteşarlığı’nda bulunmuş, 1977 seçiminde yeniden Çanakkale Milletvekili seçilmiştir. Eylül 1980’e kadar bu görevi sürdürmüştür. Mahmut Kemal Bey hiç evlenmediği için kardeşi Mehmet Selim Bey’in tek çocuğu olan Emine Selma Hanım ile Mühürdar Emin Paşa ailesi sona ermiştir. Muharrem Ergin, Faruk Kadri Timurtaş, Kaya Bilgegil,  Ahmet Aymutlu, Nejla Pekolcay gibi Türk Dili ve Edebiyatı sahasında üniversitelerde profesörlüğe yükselmiş ünlü kimselerle Ahmet Nihat Akay ve Emine Selma İnal aynı sınıfta imiş. E.Selma Hanım ile evlenen A.Nihat Akay’ın evliliklerinden, İbnülemin’in Hoş Sada’nın başına koydurttuğu vasiyetnamesinde adı geçen Nihal adlı bir kızı ve mülkiye mezunu Mehmet Fırat isimli bir oğlu bulunmaktadır. Selma Hanım ile Nihat Bey’in kızı, uzman hekim Nihal Dicle Hanım, Sadık Tural ile evlidir.

*5- Muharrem Ergin(1921-1995), ünlü Türk dili bilgini. ‘Aşılamamış kitap’ dedikleri “Türk Dil Bilgisi” yazarı. Dede Korkut destanı metinlerinin büyük uzmanı. Milletlerarası Türkoloji Kongrelerinin kurucu başkanı. Gerek DEVLET KOROSU’nun gerekse KONSERVATUAR’ın kuruluşunda çok etkili çalışmaları ve hizmetleri olmuştur. Konservatuar’ın tarihini yazacak olanlar Prof.Dr. Muharrem Ergin’in gayret ve hizmetlerini ihmal etmemelidir.

*6- Mithat Cemal Kuntay(1885-1956). Çok renkli bir kişiliği vardı. “Noter Edip” diye tanınırdı. Bizim neslin elinden düşürmediği Türk’ün Şehnamesinden(Manzum 1945), Üç İstanbul(Roman), Mehmet Akif (Diğer adı Akifname, Biyografi) adlı eserleri çok meşhur olmak üzere başkaca eserleri de vardır.

*7- Yirminci yüzyılın ilk yarısında yaşamış bu ünlü kişilerin büyük çoğunluğuna, Son Asır Türk Şairleri, Son Sadrazamlar ile Son Hattatlar ve Hoş Sada adlı eserlerinde yer verilmiştir.

*8- Yılmaz Öztuna(1930-2012) şiir, musıki sahaları ile siyaset ve medeniyet tarihi konularının aşılmamış üstadıdır. Fuad Köprülü gibi zengin bir kütüphaneye doğan Yılmaz Öztuna, 1950-1957 yılları arasında Paris’te ‘Siyasi İlimler Enstitüsü’ne ve Sorbonne’da ‘Fransız Medeniyeti Bölümü’nde okudu. Ayrıca Paris Konservatuarı’na devam etmiştir. 1957 sonunda Türkiye’ye vatan ve millet aşkıyla dönmüştür. O, öldüğü ana kadar okudu, bilgi servetini yazarak paylaştı. Hayat Tarih Mecmuasını kurup yaşatan bu yolla 1940 sonrasında doğanlara tarihi tanıtan, sevdiren, tarih şuuru kazandıran; önce 12 cilt orta boy, daha sonra 14 cilt büyük boy Büyük Türkiye Tarihi’ni (Ötüken yayıncılık) yazan çalışkan ve bilgin tarihçi… MEB tarafından yayınlanan üç ciltlik Türk Musıkisi Ansiklopedisi ile AKM tarafından bastırılan Türk Musıkisi Kavram ve Terimleri Ansiklopedisi’nin müellifi… MEB tarafından basılan Türk Ansiklopedisi’nde 2700 musıki ve tarih maddesi yazan 100(yüz) cildi bulan kitaplara imzasını koymuş bulunan bu velut ve gerçek araştırıcının eserlerinin vitrinde olmasını dilerim. Merhum Yılmaz Bey’in Konservatuar’ın kurulmasındaki hizmetleri ise gerçekten çok değerlidir. Yılmaz Öztuna ,İsmail Hami Danişmend, İbnülemin, Atsız, Ekrem Hakkı Ayverdi üniversitemizin dışında kaldığı halde aşılamamış beş büyük tarihçimizdir. Bunlara Emel Esin, Orhan Ş. Gökyay, İ. H. Uzunçarşılı, Kazım Mirşan ve Cengiz Özakıncı isimleri eklenmelidir. Öztuna Almanca, Fransızca dillerini kaynakları okuyabilecek, tartışma yapabilecek ölçüde, İngilizceyi, Arapçayı, Farsçayı ise yeterince bilirdi.  (Yayınlarının tam listesi Türk Musıkisi Kavram ve Terimleri Ansiklopedisi’nin 583-586.sayfaları arasındadır.)

*9- Efendi Hazretleri hakkında iki bağımsız kitap ile birçok yazı bulunduğunu belirteyim, hakkındaki yazıların bir kısmı Dursun Gürlek’in başarılı kitabında bir araya getirilmiştir. Kazım İsmail Gürkan ve Tanpınar’ınki ile Yusuf Ziya Ortaç’ınki edebiyat şahaserlerindendir. Merhum büyük tarihçi Yılmaz Öztuna’nın Türk Tarihinden Portreler adlı eserindeki “İbnülemin Mahmut Kemal İnal” başlıklı metin, tarihçi ünvanlı kimseleri utandıracak türdendir. Prof.Dr.Sadık Tural mayıs 1997 tarihinde O’nun vefatının kırkıncı yılında İstanbul Üni. Konferans Salonu’nda gerçekleştirilen toplantıda “İbnülemin Mahmut Kemal ve Musıki Fasılları” başlıklı bir konuşma yapmıştı.(Dursun Gürlek’in Kubbealtı yayınları arasında 2017 yılında basılan İbnülemin Mahmut Kemal İnal adlı eserin 666-678. sayfalar arasında “İbnülemin Mahmut Kemal İnal ve Musıki Fasılları başlıklı konuşma metnime bakılabilir.

*10- Sadık Tural, Atatürk Kültür Merkezi(1993-2000) ile Atatürk Kültür Dil ve Tarih Yüksek Kurumu’nun (2000-2009) eski başkanı. Sadık Tural, Hacettepe ve Gazi Üniversitelerinde çalışmış, UNESKO yönetim kurulunda bulunmuş, Türk Edebiyatı profesörüdür

Yorumlar kapatıldı.